Okuduğum kitaplarda ki en sevdiğim bölümler 1

Merhabalar.
Kitap okumayı çok seviyorum ve bu sene toplam 57 kitap okudum. Okuduğum kitaplarda altını çizdiğim bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ermiş ve Ermiş’in Bahçesi – Halil Cibran

Halil Cibran’ın bu iki eseri çok ince olabilir ama içinde o kadar güzel mesajlar barındırıyor ki, her sayfası ile dolu dolu bir kitap. Evliliğe, arkadaşlığa, bir çok konuya dair mesajlar veriyor. Mutlaka okumalısınız.

“Hakikati buldum” değil, “Bir hakikat buldum” deyin. “Ruhun yolunu buldum.” demeyin. “Kendi yolumda yürürken ruhla karşılaştım.” deyin.

Birlikte durun ama yapışmayın birbirinize: Çünkü ayrı durur tapınağın sütunları. Hem birbirinin gölgesinde büyümez meşeyle selvi.

Eğer varsa aranızda sadakatsiz kadını yargılayacak olan, kocasının yüreğini de tartsın terazide ve ruhunu ölçülerle vursun ölçüye. İnciteni kınayacak olan varsa, incinenin de ruhuna baksın.

Eğer çirkinlik diye bir şey varsa, o da, gözlerimizdeki önyargılı ölçekler ve kulaklarımız tıkayan balmumunun ta kendisidir.

Devlet adamları tilki, filozofları hokkabaz ve sanatları yama ve taklit sanatından ibaret olan bir ulusa acıyın.

Genç Werther’in Acıları – Johann Wolfgang Von Goethe

Goethe’nin iki hafta gibi kısa bir sürede bu kitabı yazmış olması onun ne kadar iyi bir yazar olduğunu kanıtlıyor. Ne yazarsam yazayım Genç Werther’in Acılarını sizlere asla anlatamam bu yüzden mutlaka okuyun derim.

En üzüldüğüm şey gençlerin en güzel vakitlerini aptalca dertlerle geçirmekten yaşamamaya fırsat bulamamalarıdır.

Dünyanın bütün işleri sonuçta aşağılıkçadır. Başkalarına yaranmak, zenginleşmek ve ünlenmek uğruna didinen bir insan da bence kesinlikle bir budaladır.

Nasıl oluyor da insanı mesut eden bir şey aynı zamanda felaketinin de kaynağı oluyor.

“Siz insanlar,” diye haykırdım, “bir şeyden söz ederken, ‘bu yanlıştır, bu doğrudur, bu iyidir, bu kötüdür’ diye kestirip atmadan yapamazsınız. Bu ne demektir? Herhangi bir olayın asıl nedenlerini araştırdınız mı? Bu olayı doğuran, önüne geçilmez hale koyan sebepleri arayıp buldunuz mu? Eğer bunu yapsaydınız, hükümlerinizde bu kadar aceleci olmazdınız.”

Sevmek insanca bir şey, ancak insanca sevmeyi bilmek lazım!

Sabahları uyanıp parıldayan güneşi gördüğümde, “Al işte, yine cenneti andıran bir gün ve yine insanlar bunu mahvedecekler” diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Birinin yüreği üzerinde sahip oldukları güçle o yürekte filizlenen en küçük sevinçleri bile baskı altına alanlara lanet olsun.

Veronika Ölmek İstiyor – Paulo Coelho

Ben eskiden intihar etmek isteyen insanı zayıf görürdüm. Ama yaşadıkça ve bazı şeyleri anladıkça neden bunu düşündükleri çok daha iyi anlamaya başladım. Gerçekten bir insan neden intihar eder biliyor musunuz? Hayata başka çaresi kalmaz ise intihar etmeyi düşünür. Sürekli bu lağım çukurundan çıkmak için çabalamaktan öyle bıkmıştır ki, mutlu olmak için gereken her şeyi tükenmiştir. Belki de bu dünyada yaşanan tümbu pislik olaylar karşısında çok hassastır ve belki de katlanamıyordur kim bilir. Siz katlanabiliyor musunuz? Her gün kötü haberleri görmekten, insana, hayvana yapılan vahşetlere şahit olurken düşünmediniz mi neden yaşıyorum diye. Bazen düşünüp duruyorum. Sahi bir insan neden yaşar ki? Benzer bir durumda karşılaştım bu kitap ile. Kitapta geçen bazı şeyler o kadar beni hatırlattı ki, kendimi orada hikayenin karakterlerinde buldum.

Ona ceketimi verme önerimi reddetti. Belki de onun dünyasında mevsim yazdı.

Anlaşılmamaktan gurur duyuyordu, çünkü tüm dâhiler bu bedeli ödemişlerdi.

Şimdiye kadar hiç kendi istediğim gibi yaşayamadım. Hep birilerini mutsuz ederim düşüncesi ile, ailemi hayal kırıklığına uğratırım endişesi ile yaşadım. Asla tam anlamıyla mutlu olmadım. İstediğim mesleği seçemedim, istediğim gibi diğerlerini özgürce sevemedim. İlerde ne olacak peki;evleneceğim, çocuklarım olacak, sıkıntılarım olacak, kendimi onlara adayacağım, onlar beni bırakıp gidecek, terk edeceğim veya terk edileceğim. Şimdiden gördüğüm bu geleceği neden kabul edeyim ki; kendi isteğimle bu noktada bırakmak varken.

Yaşamı boyunca pek çok kez fark etmişti Veronika, tanıdığı bir sürü insan başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki gerçekten üzgünmüş ve yardım etmek istiyorlarmış gibi söz ederlerdi. Ama işin gerçeği başkalarının acılarından zevk aldıklarıydı; çünkü böylece kendilerinin mutlu ve şanslı olduklarına inanabiliyorlardı.

Tanrı varsa -ki ben olmadığına gerçekten inanıyorum- insan aklının sınırları olduğunu da bilir. Yoksulluğu, haksızlığı, açgözlülüğü, yapayalnızlığı, bütün bu karmaşayı o yaratmadı mı? Mutlaka çok iyi niyetlerle girişmiştir bu işe, ama sonuçlar tam bir felaket. Tanrı varsa bu dünyayı erkenden terk etmeyi seçen yaratıklara karşı cömert davranacaktır, hatta bizi burda vakit harcamaya zorladığı için özür bile dileyebilir.

Kendini vurmak, yüksek bir yapıdan atlamak, kendini asmak, bu seçeneklerden hiçbiri onun kadınsı doğasına uymuyordu.Kadınlar kendilerini öldürmek için çok daha romantik yöntemler seçer; bileklerini kesmek ya da aşırı dozda uyku ilacı almak gibi.

Şeker Portakalı – Jose Mauro De Vasconcelos

Hepimiz çocukken Zeze gibi yaramazlıklarımız olmuştur. Hatta ben onun gibi bir suç işlediysem mutlaka uyuma numarası yapardım. Zeze çok zeki, hayal gücü çok fazla olan bir çocuk. Bir çocuğun hayal gücü ile dünyayı tekrar yaratabilirsiniz. Zeze zeki olduğu kadar bir o kadar da yaramaz. Okurken Zeze’nin yaşamının tam merkezinde bulmuştum kendimi. Yaramazlıkları yüzünden yediği dayaklara çok üzülmüştüm.  Kitabın içerisine girip Zeze’yi oradan çekip her defasında kurtarmak istemiştim. Okumadıysanız mutlaka okuyun. Bir çocuğun ağızından kitap okumak çok duygusal bir şey. Devam kitaplarını henüz okumadım ama bu sene okumayı planlıyorum.

”Nen var Zeze?”
”Hiç. Şarkı söylüyordum.”
”Şarkı mı söylüyordun?”
”Evet.”
”Öyleyse ben sağır olmalıyım.”

İnsanın içinden de şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedim. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim.

“Daha çok anlat” dedim.
“Hoşuna gidiyor mu?”
“Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
“Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
“Gider gibi yaparız.”

Çocuk yüreği unutur ama affetmez.

Uzun uzun burnumu çektim.
“Önemi yok, onu öldüreceğim!”
“Ne diyorsun sen küçük; babanı mı öldüreceksin?”
“Evet yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek… Ve bir gün büsbütün ölecek.”
“Bu küçücük kafada ne büyük bir hayal gücü!”

“Babam beni dövdüğü için herkes beni dövüyor ama sorun değil. Onu öldüreceğim!
Ne babanı mı öldüreceksin?
Onu içimde öldüreceğim, birini sevmeyi bıraktığında içinde ölmeye başlar.”

“Büyükler birtakım masallar anlatıyorlar ve çocukların her anlattıklarına inandıklarını düşünüyorlar.”

“Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür tarafa dönme isteğini bile söndüren bir şey. “

Antabus – Seray Şahiner

Aslında içerisin de bir takım argo kelimeler geçse de yine de çok sevmiştim bu kitabı. Okurken öfkelenmemek gerçekten elde değil. Özellikle Leyla’ya bu kaderi yaşattığı için kadere, onu koruması gereken en yakınlarına çok öfkelenmiştim. Biliyorum bu bir roman ama kanayan bir yara haline geldi artık kadına şiddet. Hikayeyi şuan bile Türkiye ve diğer tüm ülkelerde yaşayan kadınlar var. Kısacık bir kitap ama okurken her sayfasında duygusallaşıyor, bazen de acı acı gülümsüyorsunuz. Ben yazarın dilini biraz sert buldum. Günümüz de haberlerde ya da gazetenin üçüncü sayfasında okuduğumuz olayları çok güzel şekilde yansıtmış. Keşke bu olaylar sadece kitaplarda hikaye olarak kalsa.

Depresyon zengin hastalığı kızım! Bize gelmez. Biz kanser oluruz, verem oluruz, ülser oluruz.

Siz hiç gazetede, ” Kocası karısına tecavüz etti” diye haber okudunuz mu? Evliyken olan tecavüzü kimse tecavüzden saymaz.

Tek zulüm gören sen misin? Bazılarının duvarları kalın sadece. Seslerini duymuyorsun.

Sana bir şey söyleyim mi, insanların ne kadar kuruntusu varsa hep tokluktan. Televizyonda da görüyoruz, zenginler hep psikologlarda. Niye? Toklar da ondan. İnsan kısmı açlık derdi olmayınca başka dertler bulup kendini oyalamak ister. Halbuki aç insanın kursağından başka derdi olmaz.

Yeni evliler hep böyle ocakta yemekleri varmış gibi telaşla koşar kocalarına. Birkaç yıl geçsin, “yemeğin dibi tutmuşu makbul” demeye başlar.

Remzi elini kaldırdı, indirdiğinde ben yere çakılmış, şiddetli geçimsizlikten boşanma hayalim şiddetle havaya uçmuştu.

Satranç – Stefan Zweig

Stefan Zweig, ikinci dünya savaşı döneminde Adolf Hitler tarafından sürgüne gönderilmiş yazarlar arasındadır. Bu kitabını ise o dönemler yazmıştır. Yazarın hikayesi eserlerinden daha çok dikkatimi çekmişti. Savaşın verdiği acılara, nazilerin avrupa kültürünü yok etmesine dayanamaz. Hitler’in yarattığı faşist düzenin kalıcı olacağını inanıp büyük karamsarlık içine düşer. Belki de en çok zoruna giden pasaportunda “Yabancı Düşman” damgası olmuştur. Bir gün eşi ile Rio festivalini izlemeye giderler. İşte o gün gazetelerin manşetlerinde “Nazi güçleri Süveyş Kanalına doğru yönelmişlerdir ve Libya’ya doğru ilerliyorlar“olan haberi görünce huzurları yok olmuş.  Stefan Zweig ve eşi Brezilya’da ki evlerine dönüp odalarına kapanmış. O an kim bilir neler oldu. İkisi de ilaç içerek intihar etmiş. Ölü bulundukları o an. Masanın üstünde pulları yapıştırılmış özenle hazırladıkları veda mektupları bile varmış. Bizlere ardında bıraktığı çok değerli eserleri kaldı. Satranç ve bir çok kitabı benim için çok önemli. Yazar insan duygularını her kitabında çok güzel yansıtıyor. Kitaplarını okurken yazarın da ruh durumunu az çok anlayabiliyorsunuz. Hikayesini öğrendikten sonra da buna haliyle hak veriyorsunuz.  Okuduğum diğer kitapları; Bir Kadının Yaşamından Yirmidört Saat- Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu- Korku- Olağanüstü Bir Gece- Bir Çöküşün Öyküsü- Ay Işığı Sokağı

Bize hiç bir şey yapılmadı, yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz.

Muhtemelen kitabı hemen elime alıp okuduğumu düşüneceksiniz. Kesinlikle hayır! Önce bir kitabım olmasının sevincini yaşamak istiyordum

Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta.

Okyanusun dibine konmuş cam bir fanustaki dalgıç gibi yaşıyorsun ve en kötüsü de seni okyanusun sessiz derinliğinden dış dünyaya çekip çıkaracak olan kablonun kopmuş olduğunu ve asla yukarı çıkamayacağını bilerek yaşıyorsun.

Ama satrancı bir oyun olarak adlandırıp onu aşağılamaktan dolayı suçlu olmuyor muyuz?

Fareler ve İnsanlar – John Steinbeck

Fareler ve İnsanlar, benim en sevdiğim kitaplar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Bazı kitaplar insanın yüreğine dokunur da göz yaşlarınıza engel olamazsınız ya işte bu roman aynen böyle. George ve Lennie isimli iki zıt karakterin insanca yaşamak için para biriktirip küçük toprak parçası almak istemelerini ve bu yollar da geçen hikayelerini ele alıyor. Dostluğun çok güzel anlatıldığı sıcacık bir hikaye. Çevremde ki herkese öneriyor, herkese hediye ediyorum bu kitabı. Steinbeck , geçmişinde çiftçi olarak çalışmış, yoksulluk çekmiş ve zorluklar yaşamış bir yazardır.  Toplumda kendisine bir yer edinmeye çalışırken ve hayatını idame ettirmek için para kazanırken yaşadığı sorunları; güçlü|güçsüz, zengin|fakir, aşağı|yukarı tabaka ilişkisi, ırkçılık gibi bir çok konu yazarın diğer kitapları da mevcut. Hep bu tür temalar üzerine yoğunlaşıp yazmış kitaplarını. Ben böyle bir yazarı geç tanımış olduğum için çok pişman oldum. Siz olmayın ve okumaya başlayın!

İnsan olmak kolay değildir, hele ki ‘insanca’ yaşanabilecek bir toplum düzeni yoksa!

O kadar çok anlattırdı ki, ben de belki bir gün gerçekleştiririz hayalimizi diye umut etmeye başladım.

İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi birlikte pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyorsun.

-Niye giremiyorsun ki yatakhaneye?
-Zenciyim de ondan. Yatakhanede kağıt oynuyolar, ama ben zenci olduğum için onlarla oturup kağıt oynayamam. Kokuyormusum ben, öyle diyorlar. Sana bir şey söyleyeyim mi, aslına bakarsan sizde bana kokuyorsunuz.
Lennie saf saf sordu:
-Zenci ne demek?
Crooks güldü:
-Beyazlara benzemeyen adam demek…
-Neden benzemiyormuşsun? Sen de herkes gibi bir adamsın.

Onunla dalga geçmekten beni vazgeçiren olayı anlatayım sana. Bir gün Sacramento Nehri’nin kıyısında bir grup arkadaşla takılıyorduk. Kendimi çok akıllı bulduğum bir gündü. Lennie’ye dönüp ‘atla suya’ dedim. O da atladı. Ama suda tek bir kulaç bile atamadı. Neredeyse boğuluyordu, zar zor çıkardık onu sudan. Onu kurtardığım için bana o kadar nazik bir tavırla teşekkür etti ki. Suya atlamasını ona benim söylediğimi tamamen unutmuştu. İşte o olaydan sonra bir daha onunla hiç dalga geçmedim.

İyi olmak için, zeki olmak gerekmez.İnsanların iyi olması için akıllı olması da gerekmez. Hatta bazen tam tersi gibi geliyor bana. Akıllı adamların çoğu içten pazarlıklı okuyor.

İnsan üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır.

 

Yukarıda ki kitaplar içerisinde okuduklarınız ve varsa sizin altını çizdiğiniz bölümleri yorum olarak yazabilirsiniz.

Serinin devamı yarın gelecek…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir