Okuduğum kitaplarda ki en sevdiğim bölümler 2

Merhabalar.

Dün başlattığım kitaplarda ki en sevdiğim bölümler serisine bugün devam ediyoruz.

Aylak Adam – Yusuf Atılgan

Yazardan okuduğum ilk kitap oldu. İnce olsa da doyurucu bir içeriğe sahip olduğunu da söylemeliyim. Üzerine oturulup düşünülmesi gereken kitaplardan. Çünkü bazı bölümler insanı düşünmeye itiyor. Bay C, çok parası olmasına rağmen mutsuz, saplantılı ve umursamaz bir adam. Miras kaldığı için de çalışma gereği duymaz, aylak aylak dolanır. Küçüklüğünde yaşadığı şeyler, babasının paraya verdiği değer, oğluna karşı ilgisizliği, ona yaşattığı başka sorunlar yüzünden küçük yaşta insanlara olan güvenini kırmış.. Her şeye karşı çıkan, karşı duran bir adam olmasını sağlamış. Biz Bay C’nin hayatına anlam katacak şeyin arayışını okuyoruz.

İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri ama olamadıkları ”kişi”yi anlatırlar.

Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!

-Neden bu kadar kötümsersin?
-Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak, iki çocuk düşü ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar, baylar! Bu fırsatı kaçırmayın. Siz de girin, siz de görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne çok tepe! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük bu kadar baylar. İyi geceler. Yarın gene bekleriz.
-Nasıl da büyütüyorsun?(Kolunu sıktı.) Erkekler de benim beklediğimden fazla bir şey istemezler sanırdım.
İçinden “Ha şöyle.” dedi, “biraz sarsıl bakalım. Acelem yok benim, biliyorsun. Bir gün sana dünyada dayanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğreteceğim.”

Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım.

Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor.

Anne Frank’ın Hatıra Defteri – Anne Frank

İnsanoğlunun yarattığı en berbat şey kuşkusuz savaşlardır. Din, ırk olmasa insanlar savaşacak başka ne bahane bulacaklardı bilmiyorum. Bu koskoca dünya da barış içerisinde yaşamak varken, savaşmak, tüketmek neden? İnsanlık adına kendim utanıyorum. Keşke benim utanmam bir şeyleri değiştirse keşke..
Anne Frank, saklandığı gizli bölmede tuttuğu günlükleri ile ikinci dünya savaşının sembolü haline gelmiş bir kızdır. 13 yaşında ki bir kızdan beklenilmeyecek cümleler ile yaşadıklarını günlüğe dökmüş, günlüğün bulunması ile beraber kitap haline getirilmiştir. Bazı yerlerde öyle cümleler kurmuş ki acaba bu kısımlar eklememi diye düşünmeden edemedim. Umarım böyle bir şey yapılmamıştır! Savaş en çok çocukları etkiliyor. İnsanlar ırkları yüzünden katledilmesi gelmiş geçmiş en ama en acımasız şeylerden birisi. Anne yahudi olabilir ama yahudi olması insan olmadığı anlamına gelmiyor ki. Bir insan farklı bir ırktan diye katledilmesi mi gerekiyor? Hele ki bir çocuğun. Kitabın beni etkilemesinin en önemli özelliği yaşananların hepsinin gerçek olmasıydı. Anne Frank ve ki sene boyunca “Arka Ev” adını verdikleri yerde başka ailelerle yaşamış. Tabi siz buna yaşamak derseniz.  İki sene boyunca saklandıkları yerden hiç çıkmamış. Kendimi o odada hayal ettim. Bomba sesleri, yakalanma korkusu, acizlik, kısıtlanma vs gibi şeyler insanın psikolojisini gerçekten bozacak şeyler. Anne’nin bunca şeye rağmen umuduna hayran kaldım. “Ölünce de yaşamak istiyorum” demiş. Güzel insanlar hiç bir zaman ölmez Anne! Not ; Bu kitap fazla türkçeleştirilmiş, bazı yerlerde dikkatim dağıldı. Başka yayın evinden okunursa(epsilon gibi) daha iyi olabilir.

Ölüler yaşayanlardan daha çok çiçek alır, çünkü pişmanlık minnetten daha güçlüdür.

Dünyada yaşanan kötülükleri düşün ve bunları sen yaşamadığın için haline şükret.

Savaşlardan sorumlu olan sadece hükümetler ya da hükümetlerin başındaki birkaç kişi değil. Onlara bu yetkileri biz vermiyor muyuz? İnsanların içinde onları vahşete ve cinayete iten bir taraf var. İnsanoğlu tamamen değişmedilçe savaşlar olmaya devam edecek.

Dışardan gelen haberler kötüleşe dursun, umudumuz, direnme aşkımızı diri tutan radyonun o büyülü sesi oluyor. “Üzülmeyin,” diyor, “sıkı durun; iyi günler ileridedir.

“1940 Mayıs’ından sonra iyi günler tepetaklak oldu :
Önce savaş , ardından teslimiyet , Almanların egemenliği ve biz Yahudiler için sıkıntılar başladı. Yahudi kanunları birbirlerini izledi ve özgürlüğümüz epey kısıtlandı.
Yahudiler Davut yıldızı taşımak zorundalar,
Yahudiler bisikletlerini teslim etmeliler,
Yahudiler tramvaya binemezler,
Yahudiler özel dahi olsa bir arabaya binemezler,
Yahudiler sadece öğleden sonra 3 ile 5 arasında alışveriş yapabilirler,
Yahudiler yalnızca Yahudi berberine gidebilirler,
Yahudiler akşam 8den sabah 6ya kadar sokağa çıkamazlar,
Yahudiler tiyatro,sinema ve diğer eğlence yerlerinde duramazlar,
Yahudiler yüzme havuzuna , hatta tenis kortuna , hokey ve diğer spor alanlarına gidemezler,
Yahudiler kürek çekemezler,
Yahudiler halka açık yerlerde spor yapamazlar,
Yahudiler akşam 8’den sonra tanıdıklarıyla bile bahçelerinde oturamazlar,
Yahudiler Hristiyanların evine giremezler,
Yahudiler Yahudi okullarına gitmek zorundalar…
Hayatımız o yasak bu yasak diye böyle devam etti. Jacque bana her zaman şöyle der :
‘ Artık bir şey yapmaya cesaret edemiyorum,çünkü yasak olmasından korkuyorum.’

Hükümetler savaş için milyonlar harcarken yoksul insanlar için ya da daha iyi ilaçlara hiç para harcamıyor? Dünyanın bir yerinde insanlar açlıktan ölürken başka bir tarafında dağlar kadar çok besin israf ediliyor? Niçin insanlar bu kadar çılgın?

Körlük ve Görmek – Jose Saramago

Körlük, distopya tarzında, sistemi sonuna kadar eleştiren bir kitap. Yazarın anlatmak istediği gibi, gerçekten de bakabilen ama göremeyen bir varlık oldu insanlık. Dibimizde ki yaşanan şeyleri görmezden gelerek yaşamaya devam ediyoruz.  İktidardakilerin yaşamları değersizleştirmesine bile bakar kör olduk. Kitapta geçen ülkenin ismini bilmiyoruz. Bu bizim ülkemiz olduğu gibi, başka ülkelerde olabilir, artık nasıl bakmak istiyorsanız… Bir de doktorun eşi var kör olmayan. Oda bunca şeye rağmen vicdanını yitirmemiş, içinde insanlık kalmış kişileri temsil ediyor. Bu yıl iyi ki tanımışım dediğim bir yazar oldu kendisi.  Kitaplarında ki karakterler ve olayların geçtiği ülkeler için hiç bir isim kullanmaması dikkatimi çekti. Neyse araştırırken dikaktimi çeken, yazarın bir alıntısı ile baş başa bırakıyorum sizleri.

“Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.”  Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonraki konuşmasında bu sözleri söylemiş.

Ne kadar doğru söylemiş değil mi? Kitabı henüz okumadı iseniz bir an önce okumalısınız.

Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz.

İnsan gibi yaşamıyorsak, en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım.

Öç almak doğru bir amaç uğruna yapılmışsa insanca bir davranış olur, kurbanın kendi celladı üzerinde hiçbir hakkı yoksa, adalet yok demektir, İnsanlık da yok demektir.

Erkekler hep aynı, kadınlar hakkında her şeyi bilebilmek için, bir kadının karnından çıkmış olmayı yeterli sayıyorlar.

Felaket herkesin başına aynı anda çöktüğünde bile bazı insanlar ötekilerden her zaman daha kötü koşullarda yaşar.

Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, gören körler mi gördüğü halde görmeyen körler.

Görmek, bir nevi körlüğün devamı gibi düşünebiliriz ama tek farkla. Halk artık her şeyi görmeye başlamıştır. Körlük salgınından 4 sene sonrasını ele alıyor. Bu kitabında tamamen devleti eleştirmiştir. Söz konusu iktidar olunca neler yapabileceğini dolaylı bir yoldan anlatıyor. Bazı satırlarda günümüz de yaşananlar ile kıyasladığım da hala değişmediğini fark etmek üzücü. Okursanız, benim gibi ülkemiz de yaşanan bazı şeyler zihninizde canlanacak. Politika, devlet düzeni, haklar özgürlük ve demokrasi konusunda verimli bir kitap. Sahi nedir demokrasi? Bir şeyleri gerçekten özgürce mi seçiyoruz? Yoksa sadece bizlere dayatılan seçenekleri istemesek de seçmek zorunda mı kalıyoruz?

Umut tuz gibidir, insanı doyurmaz ama ekmeğe tat verir.

Muhbirlerin büyük çoğunluğu profesyonel, gizli servis elemanları ama aralarında gönüllüler de var, ispiyonculuğa gönül vermiş hizmet aşkıyla otoritelere başvuran vatanseverler, bunlar ücret karşılığı çalışmıyor ya da o işi, sahip oldukları marazi zevki, insanları ispiyonlama zevkini doyurmak için yapıyorlar.

Dünyaya gözümüzü açıyoruz ve o anda, tüm yaşamımızı bağlayacak bir sözleşme imzalamış gibi oluyoruz, ne var ki günün birinde bir an gelir. “Bu imzayı benim yerime kim attı” diye sorabiliriz.

Daha dün içişleri bakanlığından üst düzey bir memur bize, sansür doğru anlaşıldığında güneş gibidir, açtığında herkes için açar, diyordu, bu açıklama bizim için bir yenilik değil, dünya böyle, biz bunu zaten biliyorduk, ne var ki günahkârların günahının bedelini her zaman masumlar öder.

Yapmadığım şeyler için mi pişmanlık duyuyorum. Kimi insanlar, en berbat pişmanlığı, yapılmasına izin verdiğimiz şeyler yüzünden çektiğimizi ileri sürer.

İşime geldiği gibi kullandım oyumu, hem de yasalara en büyük saygıyı göstererek, başınızın çaresine bakmak şimdi size düşüyor.

… hararetle beklenen olağanüstü hal ilanı hissedilir hiçbir etki yaramamıştı, çünkü o ülke insanlarının anayasanın kendilerine sağladığı haklara sistemli saygı beslemek gibi bir alışkanlığı yoktu, dolayısıyla da birtakım hakların ellerinden alındığının farkına bile varmamıș olmaları mantıklıydı, hatta doğaldı.

Ben Bir Gürgen Dalıyım – Hasan Ali Toptaş

Bu masal tadında ki kitap her ne kadar çocuk kategorisinde olsa da biz büyüklerinde okuması gerektiğini düşünüyorum. Genç bir gürgen dalının kendi hikayesi ile beraber biz insanları, insanların hayattaki yerlerini anlatan güzel bir kitap olmuş. Bu genç gürgen dalı, yeri geldi biz insanları anlamakta zorlandı. Yeri geldi tüm kusurlarımızı yüzümüze vurdu. Ben okudukça utandım. Biz insan oğlunun nelere sebebiyet verdiğini anlattıkça, geleceğimizi, çocuklarımızı düşünmeden doğaya verdiğimiz tüm zararlar gözümün önünden geçip gitti. Her zaman demişimdir insanoğlu dünyanın başına gelen en kötü şeydir diye. Bir hiç uğruna dünyamızı yok ediyoruz! Bunların aksine güzellikler saçamaz mıydı insanlık? Saçabilirdi elbet. Bunları yapabilen insanoğlu, dünyayı çiçeklerle de donatacak güce de sahip. İnsanlığın imzasını çok merak ediyorum. Bir miras olarak geriye ne bırakacağız. Bir HİÇ! Bu yıl okuduğum en güzel ve en anlamlı kitap oldu.

Boş yere hayallere kapılıp şu insan denen yaratığa bel bağlamamalıydım. Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da, ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.
Öyle ki, onca kafa patlatmasına rağmen, binlerce yıldan bu yana kendisi bile çözemiyordu kendini…

Zaten, bir zamanlar bana ak sakallı meşenin anlattığına göre, adına savaş denen şey yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi. Her şey gibi o da insanda başlayıp insanda biterdi. Cepheler bütün acımasızlığıyla insanoğlunun içindeydi.

Böyle ağız dolusu gülebilecekken, böyle neşeyle şakalaşabilecekken, silaha sarılıp tıpatıp kendilerine benzeyen başka insanlara kurşun sıkarak onları delik deşik edemezler, diye geçiriyordum içimden.

Kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… İnsanoğlunun nereye ulaştığının göstergesi demektir. İnsanların birbirine duydukları güvensizliklerin elle tutulur hâlidir kilit. Birbirlerine duydukları saygının derecesidir. Bu yüzden, bir çeşit utanç belgesidir her kapıda. Hatta, her dolapta, her çekmecede, her çantada, her kasada, her kutuda… Gene de insanların yüzü kızarmaz onları görünce.

Küçük Kara Balık – Samed Behrengi

Hazır çocuk kategorisine girmişken ikinci güzel kitap ile devam edelim. Çocukların olduğu kadar büyüklerin de mutlaka okuması gerekiyor. Özellikle bir sebep var ki, buna rağmen okumalısınız.  Masal kitabı olmasına rağmen iletiler içerdiği gerekçesi ile ülkemiz de 12 Eylül Darbesi döneminde yasaklanmış bir kitap olmuştur. Şu kitapların yasaklanması olayı çok acı bir şey. Vârolanı sorgulamak, gelişmek için çabalamak, merak etmek, sorular sormak, elalem ne der diye düşünmeden yola çıkmanın gerektiğini anlatıyor. Sizler de nehrin sonunu görmek istemez misiniz? Buyrun okuyun, okutun.

Bir gün nasıl olsa öleceğim. Ölmek önemli değil, önemli olan, yaşamımla da, ölümümle de başkaları üzerinde etkili olabilmektir.

Dostça yaşamak varken, insanlar niçin kötülük yapıyordu.

-Dünya o kadar büyüktür ki, her yerini dolaşamazsın.
-Zararı yok, gidebildiğim kadar giderim ben de…

Ben sizin bu kadar kendini beğenmiş olduğunuzu düşünmezdim doğrusu. Ama olsun, yine de sizi bağışlıyorum çünkü bu sözlerin hepsi cahillikten, bilmezliktendir.

Eğer cahil olmasaydınız, dünyada dış görünüşünden memnun olan başkalarının da olduğunu bilirdiniz.

Ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret.

Devamı yarın…


 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir