Okuduğum kitaplarda ki en sevdiğim bölümler 3

Milena’ya Mektuplar – Franz Kafka

Bu yıl okuduğum en tutkulu roman oldu. Yaşananların da gerçek olduğunu bilmek, kitabı daha fazla sevmemi sağladı. Kafka’nın Milena’ya duyduğu hisler, şimdi ki zamanla kıyaslayınca insan, keşke o dönemlerde ki “aşk, sevgi” şimdi de olsa istiyor. Telgraf ve mektupla haberleşiyorlar ve bazen günlerce birbirlerinden haber alamıyorlar. Şimdi bir mesaj atıyorsunuz, karşıya saniyede iletiliyor. Mektuplaşmanın tamamen bitmiş olması beni çok üzen bir durum. Bu arada okurken Kafka’nın özeline, yüreğinin içine kadar girebildiğim için kendimi suçlu hissettim. Kendisi de mektuplarının yakılmasını istemiş ama iyi ki yakmamışlar. Eğer yakılsaydı Kafka’nın bu naif ve kırılgan yönünü asla göremeyebilirdik. Keşke Milena’nın da yazdığı mektuplarda olsaydı iki tarafın duygularını da görseydik. Ben bazen okurken Milena’nın Kafka kadar bir duygu beslediğini düşünmedim. Belki de yanıldım bilmiyorum.

Mesela neden senin odanda duran, sen sandalyende ya da çalışma masanda otururken, uzanırken, ya da uyurken, seni bütünüyle gören mutlu bir dolap değilim? Neden değilim?

Yanımda yürüyordun Milena, düşünsene, yanımda yürümüştün! Aşık biri için ne büyük nimet değil mi?

Bu dünyada olduğun için teşekkürler; baştan ona bakıp da, senin içinde bulunabileceğini düşünemezdim.

..Bak Milena, ‘En çok seni seviyorum.’ diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, ‘Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki. Ve yazdıklarımın devamı olarak Milena, kalbimde sen varken her şeye katlanabilirim..

Güzel bir söz duymayı hak ediyor musun Milena? Sanırım ben sana hoşuna gidebilecek güzel bir söz söylemeyi hak etmiyorum, aksi taktirde söylemiş olurdum.

Ah Milena ; ne kadar şanslı olduğunu bir bilsen, senin kadar sevilemeden ölüp gideceğim.

Milena, bana göre sen bir kadın değilsin, sen küçük bir kızsın, senin içinde masum bir küçük kızdan başka bir şey yok ve senin gibi küçük bir kızın elini kirli, titreyen, pençe gibi, berbat, güvenilmez ve soğuk elimle hiç tutamam.

Biliyorum, birine böylesine güvenmek, bayağının aşağısı bir şey, onun için durmadan korku çörekleniyor içime! Ama bu korku seni kaybederim korkusu değil; birine güvenmeye nasıl kalkışır insan, işte bu korkutuyor beni.

İtiraf ediyorum:Yine senin bu kadar yakınında nefes almanın verdiği mutluluğundan,seni düşündüğüm yok.

Jane Eyre – Charlotte Bronte

Günlük, anı tarzında ki kitapları okumayı çok seviyorum. Jane Eyre, ön yargı ile okumaya başladığım ama okudukça da sevdiğim bir roman oldu.  Çocukluk yaştan mücadele eden Jane’nin güçlü ve kararlı bir şekilde ayakta duruşuna tanıklık ediyorsunuz. Jane gerçekten çok sağlam ve güçlü bir karakter. Ondan bir çok ders alabiliyorsunuz. O dönemler, kadınların yaşantısını, toplum içinde ki yerlerini az çok anlayabiliyorsunuz. Jane, toplumun kendinden istenilenin tam aksini yapması, içinde ki çocuksu halini hala kaybetmemesi beni en çok çeken şey oldu. Kitap çok kalın ama okurken hikaye öyle aktı ki çok çabuk bitirdim. Eğer sayfa çokluğu yüzünden erteliyorsanız, kesinlikle ön yargınızı bir kenara bırakıp bir an önce okumalısınız.

Yoksulum, kimsesiz, ufak tefek, gösterişsizim diye duygusuz, ruhsuz muyum sanıyorsunuz?

Bütün dünya senden nefret etse ve hepsi yalancı olduğunu inansa bile eğer senin Vicdanın rahatsa başını dik tutmalısın.

Ben bir kuş değilim ve hiçbir ağ beni kapana kıstıramaz: Ben kendi bağımsız iradesine sahip, özgür bir bireyim!

Bir kadın, geleneklerin kendisi için yeterli saydığı şeylerden daha fazlasını yapmak, öğrenmek isterse onu kınamak, alaya almak düşüncesizliktir.

Rahata alışma, insanlara fazla bağlanma, hep bir amacın olsun. Duydun mu Jane?

Nefreti yok eden şiddet değildir; nasıl ki yaraları iyileştirmenin yolu öç almak değilse.

Hz. Süleyman ne güzel demiş: “ Nefret dolu bir sofrada kızarmış et yemektense, sevginin bulunduğu yerde ot yemek yeğdir.

Türküyü bitirince ”hadi ama bayan Jane , ağlama,” dedi Bessie. Ateşe ”yanma!” demek gibi bir şeydi bu

Mantık dışı bir sevgi pek bir şeye benzemez aslında, ama hislerin yola getiremediği mantık da insanın yutamayacağı kadar acı ve sert bir lokmadır.

Hayır, sen kendin çekip gideceksin, kimse sana yardım etmeyecek. Kendin oyacaksın sağ gözünü. Kendin keseceksin sağ elini. Kalbin kurban edilecek, sen kendin geçireceksin kendi kalbini.

Karamazov Kardeşler – Fyador Dostoyevski

Tuğla kalınlığında bir kitap olması yüzünden okumaktan hep çekinirdim. Artık bu konularda bu şekilde ön yargılı olmamaya karar verdim. Gerçekten akıcı bir şekilde okuyup bitirdiğimi hatırlıyorum. Rus yazarları okurken normal de zorlanırım. İsimler hep kafamı karıştırır bir türlü hikayeye odaklanamam. Bu sefer hikayenin güzelliğinden isimler konusunda problem yaşamadım. Kitapta ki bir çok karakterde kendimi buldum. Yazarımız,  yoksulluk, adaletsizlik, Rus aile yapıları gibi bir çok noktaya değinmiş. Okurken en çok sevgisizlikten doğan çıkar çatışmalarına şahit oldum. Dostoyevski, sanki söylemek istediği ne varsa hepsini bu romanında dökmüş gibi. Gerçekten eser muazzamdı.

Bir çocuğun ölümünü görmektense, dünyaya geliş biletimi iade etmek isterim.

Yakınlarımı nasıl seveceğimi hiçbir zaman bilemedim. Bence özellikle yakınlarını sevmek, yabancıları sevmekten daha zordur.

Hayattan pek çok şey öğrenen insanlar, neşeli ve masum kalamazlar.

İnsanlığı seviyorum’ dedi ama ilginçtir ki insanlığı bir bütün olarak sevdikçe, insanın kendisini daha az seviyorum.

Kendi kendine yalan söyleyip yalanını ciddiye alan insan sonunda ne kendinde ne de etrafta gerçeği seçemez olur. Böylece hem kendisine hem başkalarına saygısızlık eder. Saygının olmadığı yerde sevgi de kaybolmaya başlar.

Gelip bir ıslıkla çağıracak beni, ben de dayak yemiş suçlu bir köpek gibi sürüne sürüne gideceğim!.. Ah şu alçak kalp!.. Alçaklığıma içeceğim.

Özellikle son zamanlarda özgürlükten söz edilmeye başlandı. Nedir bu özgürlük dedikleri: Kölelikten, kendi kendine kıymaktan başka bir şey değil ! Çünkü şöyle söyleniyor: ‘Senin de ihtiyaçların var, elde et onları, çünkü en varlıklı, ünlü kişiler gibi senin de hakkındır bu. Çekinme, fazlasına bile sahip olabilirsin.’ Günümüzün öğretisi bu işte. Özgürlüğü bu sanıyorlar. İhtiyaçları elde etmek hakkının sonucu ne olabilir? Zenginlerde yalnızlaşma, ruhsal mahvolma, yoksullarda ise hırs, cinayet.

Çekilen acıyla sonsuz mutluluğu hak etmek için herkesin acı çekmesi gerekiyorsa, çocukları ne diye karıştırıyoruz buna, söyler misin? Onların da acı çekmelerinin, sonsuz mutluluğu çekecekleri acıyla hak etmelerinin gereğini anlayamıyorum.

Zaman zaman insanın acımasızlığı ‘vahşi’ sözcüğüyle ifade edilir ama bu, vahşi hayvanlara yapılan korkunç bir haksızlık ve hakarettir: Vahşi hayvan hiçbir zaman ustalık ve zevk almak bakımından bir insan kadar acımasız olamaz.

Bizim çocuklar; sizinkiler değil, bizim, hor görülen ama gene de asil dilencilerin çocukları, henüz dokuz yaşlarına bastıkları zaman bu dünyanın gerçeğini anlarlar. Zenginler bunu mezara kadar başaramaz.

İnsanoğlu, hayvanlara hükmetmeye kalkışma, onlar günahsızdır; oysa sen, büyüklüğüne rağmen yaşadığının yeryüzü toprağını çürütüyor, arkada sadece bu çürümenin izlerini bırakıyorsun.

 

Serinin sonuna geldik. Sizlerin de bu kitaplar arasında varsa okuduğunuz ve altını çizdiğiniz cümleler yoruma bekliyorum.

Sevgiler,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir